Modernitenin “akıl çağı” olarak övündüğü yerde, aklın toplumsal bir yaşam formuna — bir teknosisteme — dönüştüğünü çoğu kez gözden kaçırırız. Bugün metro hatlarını, kredi algoritmalarını, pandemi uygulamalarını aynı mantıkta buluşturan görünmez örgü, yalnızca teknolojik değildir. Pazar, bürokrasi ve bilim disiplinlerinin ördüğü birleşik bir rasyonalite katmanıdır. Aşağıdaki satırlar, bu teknosistemin tarihini ve ontolojisini anlatırken, okuru hem düşündürmek hem de keyifli bir spekülasyona davet etmek üzere kaleme alındı.

İlk bakışta teknosistem romantik bir bilim-kurgu tabiri gibi durur. Oysa kökü Sanayi Devrimi’nin fabrika avlularında gezinen buharlı pistonlara kadar uzanır. Buhar makinesini salt üretken bir güç olarak tanımlamak yetersizdir. Yeni bir yönetim dilidir: vardiya saatlerini, iş güvenliği tablolarını, muhasebe çizelgelerini aynı ritimde senkronize eder. Marx’ın “reele subsumtion” dediği bu bütünleşme, yüz yıl sonra bilişim ağlarıyla küresel boyuta sıçrayacaktır. Bugün ise küresel tedarik zincirlerini Google Haritalar’da gerçek zamanlı izleyebilmemiz, verinin otoyollar kadar önemli bir altyapı haline geldiğini gösterir.

Bugünün teknosistemi hayatın ritmini, mekânın işlevini ve bireyin algısını da düzenlemektedir. Her türlü teknolojik altyapımızın davranış örüntülerini optimize ettiği, dijital kredi sistemlerinin finansal yeterliliği ölçmenin ötesinde, yurttaşın güvenilirlik derecesini belirlediği, pandemi ve sonrasındaki uygulamalarının veriye dayalı sağlık politikalarını aşarak kamusal meşruiyet ürettiği bir çağdayız.Burada söz konusu olan şey, teknolojik araçların birer “işlev” olmaktan çıkıp, toplumsal varoluş biçimlerini örgütleyen yapısal normlara dönüşmesidir. Artık verimlilik bir makine meselesi değildir. Ahlaki zorunluluk halini almıştır. Hız, teknik niteliğini ötesinde davranışsal bir beklentiye dönüşmüş, optimizasyon ise bir sistem hedefi değil, bir yaşam ilkesi haline gelmiştir. Dolayısıyla teknosistem bir zaman-mekân rejimi olarak beliren ve davranışlarmızın koreografisini belirleyen bir uzamsal mantıktır. Althusser’in ideolojik aygıtları gibi, teknosistem de belirli bir yaşam tarzını, algı düzenini ve düşünce kipini kurar. Ve bunu genellikle sorgulanamaz, görünmez ve kendiliğindenmiş gibi yapan bir dille inşa eder.

Aklın Yanılgısı

Ne var ki, bu bütünlük hissi aynı zamanda derin bir yanılgı üretir: teknik sistem ne kadar kusursuz görünürse, o ölçüde tarafsız kabul edilir. Oysa aklın bu kurumsallaşmış hali, işlev denen şeyin içine gömülmüş, ince ayarlı bir siyaseti gizler. Feenberg’in “eleştirel konstrüktivizm” olarak tanımladığı yaklaşımın da vurguladığı üzere, bir nesnenin ya da sistemin işlevi, çoğu zaman onu tanımlayan aktörlerin çıkarlarını merkeze alır; böylece bu çerçevenin dışında kalanlar görünmez hâle gelir (Feenberg, 2017, s. 135–147). New York metrosunda turnikelerin yüksek tasarlanması, geçmişte “biletsiz gençleri” sistem dışı bırakmanın bir yoluysa; bugün benzer bir eşik, yapay zekâ destekli kredi skorlama sistemlerinde dijital olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sistemlerin veri kümelerine gömülü önyargılar, kimseye görünmeden dijital turnikeleri yükseltir (O’Neil, 2016).

Bu görünmez eşikler, yalnızca sınıfsal veya kültürel bir ayrım değil, aynı zamanda bilgi/iktidar ilişkilerinin yeni dijital yüzleridir. Foucault’nun “iktidar/bilgi” formülasyonu burada yankı bulur: Klinik kodlar bir hastayı yalnızca tedavi etmez, onu kategorize eder. Aynı şekilde çevrim içi platformlar da kullanıcıyı yalnızca eğlendirmez, davranışsal kümelere ayırır. Modern rasyonalitenin ölçütü artık yalnızca verimlilik değil, aynı zamanda izlenebilirliktir. Günlük adımlarımız, uyku saatlerimiz, kalp ritmimiz… hepsi teknosistemin biyopolitik veritabanına akar. Böylece Heidegger’in uyardığı “hızlandırılmış varlık unutması” (1977), yeni binyılda bir uygulamanın arayüzünde adım sayar hâle gelir.

Bu noktada soru şudur: Eğer rasyonalite yalnızca “üstten” inşa edilen bir ağ değil, toplumsal aktörlerin etkileşimiyle güncellenen bir süreçse, müdahale kapıları nerededir? Feenberg (2017) yanıtı “teknik demokrasi” kavramında bulur. Fransa’daki nükleer atık protestoları (Callon, Lascoumes & Barthe, 2009), baz istasyonlarına tırmanan yerel halkın yalnız “hayır” diyerek değil, alternatif soğutma ve depolama çözümleri önererek nasıl tasarıma ortak olabildiğini gösterdi. Benzer şekilde açık kaynak geliştiricileri, ticarî kod paketlerini “çatallayıp” yeniden düzenleyerek yazılım mülkiyetinin sınırlarını çizer. Böylece teknosistem, salt yönetilen bir makine olmaktan çıkar; çatışmalı ama dönüştürülebilir bir “kamusal akıl alanı”na bürünür.

Ancak dönüşüm, tek başına etik çağrılarla gelmez; tasarım dillerinin değişmesi gerekir. Simondon’un “somutlaşma” (concrétisation) kavramı tam da bunu anlatır: Bir makine, farklı toplumsal işlevleri tek gövdede kaynaştırabildiği ölçüde olgunlaşır. Bugünün akıllı telefonları, kamera-tarayıcı-kimlik kartı-banka şubesi gibi dağınık işlevleri sıkıştırarak bu somutlaşmanın gündelik örneğidir. Ne var ki bu yoğunlaşma, mahremiyeti parçalama pahasına gerçekleşiyorsa, kullanıcılar yeniden tasarım talep eder. Avrupa’nın GDPR düzenlemesi, işte bu kullanıcı talebinin hukuka tercüme edilmiş hâlidir (European Union, 2016).

Son kertede teknosistem, kendi aklının eleştirisini de içinde taşır. Rasyonalite, yanılgı üretme kapasitesiyle birlikte gelir; tıpkı atom saatlerinin hassaslaştıkça yerçekimi farklarını görünür kılması gibi, teknolojik düzen de bizzat neden olduğu belirsizlikleri ölçmeyi öğrenir. Asıl mesele, bu ölçümlerden kamusal tartışma üretebilmektir. Böylece “aklın toplumsal yaşamı”, Feenberg’in deyişiyle, ilerlemeci bir mit değil; hatayı tanıyıp yeniden tasarlayabilme cesaretidir.

Dr. Çağatay OLGUN


Kaynakça

Bergson, H. (2005). Creative evolution (A. Mitchell, Trans.). Dover. (Orijinal çalışma 1907)
Callon, M., Lascoumes, P., & Barthe, Y. (2009). Acting in an uncertain world: An essay on technical democracy. MIT Press.
European Union. (2016). General Data Protection Regulation. Official Journal of the European Union, L119.
Feenberg, A. (2017). Technosystem: The social life of reason. Harvard University Press.
Foucault, M. (1975). Discipline and punish: The birth of the prison. Éditions Gallimard.
Heidegger, M. (1977). The question concerning technology. Harper & Row.
O’Neil, C. (2016). Weapons of math destruction: How big data increases inequality and threatens democracy. Crown.
Winner, L. (1980). Do artifacts have politics? Daedalus, 109(1), 121-136.